Yağmur, eski kafenin camlarına acımasızca vuruyor, loş ışıklarla aydınlanan sokağın görüntüsünü bulanıklaştırıyordu. Marco, her zamanki köşe masasında oturuyordu. Bir zamanlar bu sert dağlık bölgenin en iyi rehberiydi; en korkunç fırtınadan bile bir keşif ekibini sağ çıkarabilecek adamdı. Ama o günler çok geride kalmış, yerini ağır bir yalnızlığa ve sert espressolara bırakmıştı.
Kapı gıcırdayarak açıldı. İçeri buz gibi bir rüzgârla birlikte küçücük bir siluet girdi. Yedi yaşlarında bir kız çocuğuydu; sırılsıklam olmuştu, zayıf omuzlarında ağır bir sırt çantası taşıyordu. Kocaman, korku dolu gözleri telaşla salonu taradı. İçerideki müşteriler bir anda sessizleşti.
«Beni arayan adam… benim babam değil», dedi kız. Sesi titriyordu ama içinde çaresiz bir kararlılık vardı.
Barmenden yardım istemedi. Görünmez bir pusula onu yönlendiriyormuş gibi doğruca Marco’ya doğru yürüdü. Marco, onun bakışlarında kalbini acıyla delen tanıdık çizgiler gördü.
«Bana seni bulmam söylendi», diye fısıldadı kız, masasının yanında durarak.
Marco kaşlarını çattı. Yıllardır uyuyan içgüdüleri bir anda keskinleşti.
«Sen kimsin?»
«Annem dedi ki… eğer bir şey olursa sana gelmeliyim. Ben Sofia.»
Bu isim havada asılı kaldı, yağmurun sesini bile bastırdı.
Maria.
Marco’nun hayatından çok sevdiği, ama onu korumak için terk etmek zorunda kaldığı kadın. Bir çocuğu olduğunu bilmiyordu. Maria ona hiç söylememişti.
Tam o anda pencerenin dışında uzun boylu, koyu paltolu bir siluet belirdi. Yabancı adam yavaşça cama yaklaştı ve kafenin loş içini dikkatle incelemeye başladı.
Zaman daraldı.
Marco her şeyi tek kelime etmeden anladı. Yıllarca kaçtığı geçmişi sonunda onu yakalamıştı. Ama bu kez geçmiş sadece tehlike getirmemişti. Ona yeniden yaşamak için bir sebep de getirmişti.
Artık günlerini yalnız geçiren yaşlı bir adam değildi. Yeniden bir rehberdi. Ve bu kez kurtarması gereken şey, hayatındaki en değerli şeydi.
Marco sessizce ayağa kalktı, kalın paltosunu omuzlarına aldı ve tek bir sakin hareketle kızın sırt çantasını eline geçirdi. Sonra onun küçük, buz gibi elini kendi büyük avucunun içine aldı.
«Korkma, Sofia», dedi. Sesi kaya kadar sağlamdı. «Gidiyoruz.»
Ana girişin zili çalıp takipçiyi içeri aldığı anda, Marco ve Sofia dar servis kapısından arka avluya süzüldüler.
Adam içeri girdiğinde geriye yalnızca şaşkın müşteriler, boş bakışlar ve masada soğumakta olan yarım fincan kahve kalmıştı.
Marco ve Sofia dar sokakların labirentinde kayboldu. Fırtınanın en sert olduğu yere doğru ilerliyorlardı. Marco bu bölgedeki her güvenli yolu, her gizli geçidi, kimsenin cesaret edemeyeceği her patikayı biliyordu.
Yağmur izlerini sildi.
Ve önlerinde yeni bir hayat başladı.